Yine günlerden bir gün milli bir maçımız vesilesiyle kahvehanemiz tıklım tıklım doludur. Tezahürat kıran kırana gidiyor. İçtima-i Münasebetler Müdürü batının batısından profesörlük ünvanına sahip olan Baki Adalmış ve şeriki Hısnı Mansurlu Doğan ile Muşlu Çeçen Behçet Efendi hazirunu çaylamak için adeta seferber olmuşlardı. Sabık milli ceride muharriri Ezher Ulemasından Dr. Lütfi Efendi Koca Efendisinin yanından daha yeni avdet etmiş tecdidi nikah ve tecdidi imandan sonra cihada başlamak üzere kalemine sarılmış tetebbuat yaparken bir taraftan çayını yudumluyor, bir taraftan da Kenan Efendinin Küba’dan getirttiği o kalın-ı muazzama purosunu adeta hamam bacası gibi tüttürüyor, ona özel bir üslup ve endam veriyordu. Hayrullah Şanzumi de gençliğinde tütünün her türlü mamulünü zevkle tüketmiş olmasına rağmen hakikaten puro içme işinin Lütfi Efendiye mahsus bir eylem olduğunu itiraf etmeyi milli bir vezaif olarak telakki ediyordu. İşi ehline bırakmak da bir erdemdir. Vakti zamanında Ali adında bir zatın ikazına rağmen yıllarca puro adındaki kalın ci-garaları temin edip Yalı Akademisinin önünde Lütfi Efendiye ikram eyleyip puronun nasıl içilebileceğini cümle ins ve ecinni taifesine uy-gulamalı olarak yaşattık. Lütfi Efendi puroyu özel bir itina ile soyup kabından ihraç eyledikten sonra mübarek elleriyle dizlerinin üzerinde ovuşturarak yumuşatıp bir kibrit çöpüyle de deldikten sonra ateşleyip kahvesi ve yanında bitter marka acı çikolatasıyla bir mektep mesabesindedir. Hakikaten filmlerde başaktör olacak kadar karizmatik, yakışıklı, zaten meşhur etiketiyle ümmetin sevimli çocuğudur. O bana kalırsa bütün sosyetenin puronun nasıl içilebile-ceğini ondan talim etmeleri gerekir. Biz zaman zaman ona kızmak is-temişsek de onun sevimliliği bu duygumuza galip gelmiştir. O gerçekten bir radikaldir. O aynı zamanda bir çok işi aynı anda yapabilmektedir. Bir defa bütün masalara hakimiyet salarken aynı zamanda gelen geçenle de iletişimini ihmal etmediği gibi Baki ve Doğan beylerle de vaziyeti idare edip siyaset, felsefe ve ilahiyatta sarsma-dığı taş ve köşetaşı yoktu. Türkiye’de kim varsa o da onların tepesinde. Hey bakın işte ben de varım deme cesaretine sahipti. Hele hele benimle özdeşleşen ve en taktir ettiğim noktası rizikolu olup her zaman ve zeminde bütün gemilerini yakıp boğazda sadece ve sadece hırpalanmış setresiyle kulaç atabilmesidir. O bir sene bütün yıllık iznini Üsküdar’da arabasında yatarak gündüzleri Yalıda oturarak de-ğerlendirmiş. Bir defasında da bizler karadan Yakup arabasını yavaş yavaş kullanırken, o da Şemsi Paşa Camiinin kenarından boğaza at-lamış kendisini akıntıya kaptırarak yavaş yavaş hareme kadar hem yüzüyor hem de bizimle yüksek sesle mükalematta bulunuyordu. Bu her yiğidin yapacağı iş değildi. Bizler de grup olarak kıyı şeridinde yürüyerek ona karadan denize doğru paralelce eşlik ediyorduk. Bu güzel geceyi unutmak na mümkündür. Velhasıl Lütfi Efendi özel bir zattı. Gerçi Lütfi özeldi de diğerleri özel değimliydi. Pek tabiidir ki bu camianın hepsinin diğer normal insden farklı tarafları vardı. Fakat Lütfi Efendi hep ön planda olduğundan mütevellit onu hepsinden daha çok tanıma fırsatına sahip olduk. Hazırundan muharrir iktisatçı Galip Efendi, Vedat Efendi, İbrahim Efendi, Ahmetler Efendi, önceleri Akademinin bahçesinde çaylarımızı yudumlarken mevsim şartlarının etkisiyle kapalı mekana geçip maç seyrederken vaveyla koparan cemaati mezbureye maçla herhangi bir alakamızın ve alışkanlığımızın olmamasına rağmen sadece maçın milli olması ve kefereleri mağlup etmemizin verdiği tezavvukla milli heyecanı paylaşarak gol, gol, gol diye stres atıp arada bir İsrafil düdüğünü tahattur ettirip heyecenı doruğuna çıkarıyorduk. Neyse ki maç kesin galibiyetimizle sonuç-lanmış, bu arada lahmacun telefiyatı da tamamlandıktan sonra Baki Efendi bize özel istirhamda bulunup hocam kalemine kuvvet amma bundan böyle daha dikkatli döktürürseniz daha faydalı olursunuz diyerek bize olan muhabbetini ifşa edince biz de Baki’ciğim anlaşıldı. Bundan sonra hiçbir kimseye kalem sürtmeyeceğim deyince hocam, ben hariç, beni her kitabının her sayfasında dercedip şereflendirmeni rica ediyorum deyince pekala dedik; ve oturumumuza şu değerlen-dirmeyle devam ettik: Bizim şehirli kesimin kaleme ve kağıda olan aşinalığı kendi kültürlerinin birer irtifa-i seviyesini gösterirken; bizim muhafazakar kesimin çocukları her ne kadar diploma almış olsalar da onların aklı hala geldikleri yerde kaldı. Onlar ne Medineli, ne de köylü olabildiler. Onlar, tabir caizse birer şaşkın olarak endam edip ne zaman, nasıl, ne yapacakları ve tepkilerinin ne olacağını kestiremezsiniz denildi. Bence çokta doğru bir değerlendirme olsa gerektir.
Bu mükalememizin zapturapt altına alınmasının müsaadesini al-dıktan sonra eve avdet eyleyip Mektubatın sahibi İmamı Rabbani’nin Hindistan’daki mezarını ve özellikle mezar taşındaki yazıyı hatırla-yınca bu makalemi onunla şereflendirip bağlamaya çalışıyorum. Evet İmamı Rabbani’nin vasiyeti üzerine vefatından sonra mezar taşına “Rabbim eli boş geldim, hiçbir şey getiremedim. Ancak üç şey getirdim: Biri suç, biri günah, biri hiç.” Bu tasavvufi mütalaadan esinlenerek ben de: Ey yüce Milletim size hiç bir şey bırakamadım. Ancak üç şey bıraktım:
Biri Harname,
Biri İnsanname,
Biri Hıyarname,
Diyorum. Taktir karilerimindir.
Diyeceksiniz ki hocam bu makalenin hıyarla bağlantısını nasıl ku-racağız. Evet, kahvehanelerimiz eski dergâhlarımız gibidir. Oralara her türlü muhterem zevatın meyanında hıyaratın da eksik olmadı-ğını ve Baki’nin Ramazanda yaptığı hıyarlı salataların rayihasının da unutulmaması gerektiği kanaatindeyiz..
Tam bu esnada hazıruna intikal eyleyen meşhur Çağrı Marketler zincirinin sahibi Ahmet Efendinin biraz önce sivis otelde fincanda çay içtiğini, ancak Baki’nin çayını içmeden eve avdet ederlerse günün eksik kalacağını ve hiçbir anlam ifade etmeyeceğini söyleyerek me-kana ve cümle personele moral verdiği gibi bizim Yalı tercihimizin de yerinde bir karar olduğunu takdir eylediler. Biz hazirun da gerçekten Yalızade olmanın bir tutku olduğunu acaba bu çaylara Ba-ki’nin bir terkip mi koyduğunu düşünerek hemhal eyleyip günün yorgunluğunu üzerimizden atıp evlerimize tam avdet edecekken Ya-lının baş rükünlerinden Rıdvan el Meraki enka mensubu olarak git-tiği Hartum ve Trablusgarp’tan dönmüş, beraberinde de Hatay’lı Mehmet Vaner namında bir dostuyla birlikte Yalıyı şereflendirmiş-lerdi. Rıdvan gerçekten sevildiği için herkes tarafından karşılanıp hali hatırı sorulduktan hemen sonra cemaatı mezbure halka şeklinde sohbete devam eyleyip dünya ve ahiret mevzuları irdelendi.
Ali Efendi müşarünileyhle Hartum’la nasıl ticaret yapabileceğini sorarken Çeribaşı Adila Efendi de ekmek parası kazanmak için bes-lediği tavşan yavrularına bol miktarda hıyar doğrayıp yemelerine yar-dımcı oluyor, aynı zamanda kendisini kitabımıza aldığımız için sürekli tezahüratta bulunuyordu.
Bu meyanda Duman-i Zade Nihat Efendi de geçerken uğrayıp günün mütalaasını alıp birden, ah Hocam ecdadımız ta Çin Seddinden beri kılıca, kalkana, kamaya ve kurşuna mukavemet gösterdikleri halde, günümüzün en ağır imtihanını kaybedip ferci ala ile fülusata teslim bayrağı çektiler dedi. El hak doğrudur. Ecdadımızın torunları bir şekilde ifsat edildiler. Saniyen sohbetin merkezine oturan Mehmet Vaner’le mükalememiz bayağı bereketli geçip ondan al-dıklarımızı sizlerle paylaşmakta fayda mülahaza ediyoruz.
Mehmet Efendi iki yıldan beri Sudan’ın Hartum’unda Yapımerkez Şirketinin ambarcılığını yaptığını vakti zamanında İzmir’de hukuk tahsil ettiğini ve bizim de özetle merak ettiğimiz hıyar, eşek ve insan hakkında çok özel malumatlar getirdiği için kendilerine medyunu şükranız.
Hartum’da bol miktarda süt beyaz ve katır büyüklüğünde Şam cinsi eşeklerden geçilmediğini, ancak oranın eşeklerinin de insan-ları gibi fukaralıktan mütevellit başıboş, bakımsız ve de çok cılız ol-duklarını bizimle paylaştılar. Bu bölgenin insanlarının ve eşeklerinin sömürgeciler tarafından fakirleştirilmesinin bir insanlık suçu oldu-ğuna parmak basan Mehmet Efendiye Sudan’da hıyar hakkında bize biraz bilgi verir misin şeklindeki sorumuza ise, Tanrının insanların ve de hayvanların yiyip beslenmeleri için bol miktarda yarattığı sebze olsa da hıyar, özellikle Türk halkının dilinde nahoş manalara çekilen bir kavramdır. Yapılan araştırmalara göre eşşekoğlu eşek sözcü-ğünde de olduğu gibi hıyar kelimesini argoda kullanan tek millet biz Türkleriz diyebiliriz.
Dünyanın hiçbir tarafında insanların birbirine hıyar dediğine rast-lanılmamıştır. Bu belki de hıyar sebzesinin orijin olarak biz Türklere ait olmasından da kaynaklanabilir. Maalesef günümüz gençliği bu lüzumsuz anlamı bu güzel sebzemize hep yükleyivermektedirler. Buna biraz da Türkçemizin zenginliği olsa gerektir gözüyle bakıp rahatlamakta fayda vardır kanaatindeyim. Ayrıca Mehmet Efendiye Hartum’daki hıyar hasadına değinmesini rica edince gerçekten çok orijinal bilgilere sahip olduk. Sudan ve başkenti olan Hartum’da iklim ekvatora yakın ve tropikal karaktere sahip olması hasebiyle o bölgeye ait birçok meyve ve sebzenin bolluğundan bahsederek mesela muzun kilosunun yarım Y.T.L. fiyatında olduğunu ve hasseten hıyar ve hıyargillere gelince de kesinlikle hormon kullanılmadığı halde yılın her ayında ve her gününde kavun, karpuz, kabak ve çeşitli sebzeler tüketildiği gibi hıyarın çok bol olduğunu iklim ve toprağın çok mümbit olması hasebiyle hıyarların çok büyük olduğunu bir hıyarın bir ailenin hıyar ihtiyacını fazlasıyla karşıladığını ballandıra ballandıra anlattığını, ancak geri kalmış bütün ülkelerde olduğu gibi hıyarlık mevzuuna gelince nüfusun önemli bir kısmının zenci, yine önemli bir kısmının da arap olduğunu, Resulullah zamanında Müslümanla-rın eziyet çekmelerinden mütevellit bu bölgenin Hıristiyan da olsa adil bir hükümdarı olan Necaşi’nin Müslüman Araplara kucak açmış olmasından günümüze kadar varlıklarını sürdüren Arapların müşa-rünileyh olduğu tahminlerimizin doğrulandığını tespit etmiştir. Vel-hasıl gerek idarecilerin ve de gerekse halkın bol miktarda hıyar tüketmelerinden naşi olsa gerektir ki sömürge olmaktan kurtulma yolunda çaba sarf edememelerinin en büyük hıyarlık olduğunu dü-şünmekteyim. Yüce Çalap bize hıyarın en lezzetlisini taam eyleyip hı-yarlık yapmamıza müsaade etmemesi temennisiyle “mekerellahu hayrul makirin” diyen Yüce Çalabın (ben tuzak kuranların en hayır-lısıyım) eninde sonunda galip geleceğini furkanın buyruğundan maada bütün tuzakların boşa çıkacağından ümidimizi kesmiyor, moral değerleri kendi süflî arzularına alet edenlerin eştikleri kuyuya düşeceklerine inancımızın tam olduğunu ve bir gün gelir galip çıkar küfre ve münafakata galebe çalar diyerek herkes müstahak olduğu derekesine iner diyoruz. Vesselam!
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder